You are using an outdated browser. For a faster, safer browsing experience, upgrade for free today.
Blog & Makaleler

YAVAŞ GIDA/SLOW FOOD



Bunları Biliyor musunuz?

YAVAŞ YE

Yaşadığımız hayatta artık hiçbir şey eskisi gibi değil. Otomobiller, yemekler, ilişkiler hepsi bir hız yarışına girmiş gibi...  Annelerimizi, ninelerimizi dinlemeye başladığımızda onların yavaş hayatları varken hem daha mutlu hem de daha sağlıklı olduklarını anlıyoruz. Bu sadece benim ailemden kaynaklı olamaz, eminim ki tüm dünyanın genel sorunu. İşte bu sorun insanların yaşam şeklini o kadar etkiliyor ki ileride eğer değişiklikler yapmazsak genetik kodumuza işleyecek ve nesilden nesile geçecek. “Hızlı” yaşamın hızlı sorunları  oluyor. Klasik cümledir, hızlı yaşa hızlı öl... Evet biz bugün hızlı yaşayıp yavaş ölmek istiyoruz. Sizce bu mümkün mü?

Çocukluğumu hatırlıyorum.  “Yavaş ye oğlum, boğulacaksın!” uyarısına aldırmadan yeterince çiğnemeden yuttuğum lokmalar, o zamanlar hemen yağa dönüşmüyordu anlaşılan. Hızlı yediğim kadar hareketler, vücudun kendi işleyişi de hızlıydı demek. Üstelik, bir an önce sokağa fırlayıp top peşinde koşturmaya başlamak için ağzıma tıkıştırdıklarım birer anne yemeğiydi ne de olsa. Haftalık mahalle pazarından alınmış ve doğal zeytin yağında özenle pişirilmiş, taze yiyeceklerin pek bir zararının olacağı düşünülemez zaten; boğulma riski ise birkaç yudum suyla giderilebilir. Anne yemekleri hâlâ var elbette, ama doğrudan üreticiden alınabilecek yiyecekler giderek daha zor bulunur oluyor ve günümüz çocuklarının –çoğu zaman yalnızca birer tüketici gözüyle bakılan çocukların– tüketim toplumuna kapılıp gitmesi adına gerçekleştirilen bilgilendirme ve reklam bombardımanı altında boğulma riski çok daha yüksek şu günlerde!

Geçtiğimiz yıllarda anaokulu çocuklarına yönelik başlattığım “beslenme okulu” programı çerçevesinde karşılaştığım ilginç iki olayı sizlerle paylaşmak isterim. Anaokulu çağındaki çocukların gözlerini kapatıp yeşil elma koklattığımda çoğu bunu şampuan kokusu olarak algıladı. Aynı çocuklara bir salkım domates gösterdiğimde ise elimdekinin ne olduğuna dair tam bir yanıt alamamıştım, ama ketçapı hepsi tanıyordu.   Geleceğin hızlı yaşayan hızlı tüketen, doğadan kopuk çocuklarını hızla yetiştiriyoruz. Ne mutlu bizlere…

Slow Food hareketi

1986 yılında Fast Food’a tepki olarak İtalya’da ortaya çıkmış ve yerel lezzetlere sahip çıkmayı, doğaya saygı göstermeyi, rahat ve sağlıklı beslenmeyi, ne yediğini bilmeyi, hatta kendi yiyeceğini yetiştirmeyi ve yalnızca tıka basa yemek yemeyi değil, yediği yemekten tat almayı ve yemek ile sosyalleşmeyi ilke edinmiş bir akım olarak başlamıştır. Slow Food, “iyi, temiz, adil gıda” felsefesi ile ortaya çıkmış, çevreyi, hayvan varlığını ve üreticilerin gelir düzeyini önemsemiştir. Sürdürülebilirlik ve sosyal adalet konusunda farkındalığı ve bilinç düzeyini artırmayı amaçlayan Slow Food’un, geleneksel gıdaları koruma altına almayı, biyolojik çeşitliliği korumayı, yemek eğitimi ve yerel ekonomiyi desteklemeyi amaç edindiği görülmektedir. Tanım olarak “Slow Food”, “iyi gıda (good) + temiz gıda (clean) + adil gıda (fair) üçlemesinden oluşmuş ve bunun neticesinde “sürdürülebilir kaliteli gıda” kavramına ulaşmayı benimsemiştir. Gıdanın “iyi” olması; yerken bize haz vermesi ve lezzetli olması anlamını taşımaktadır. “Gıdanın temiz olması”; üretiminde kullanılan tekniklerin çevreye, hayvan ve insan sağlığına zarar vermemesi olarak özetlenmektedir. “Gıdanın adil olması” ise; gıda üreticilerinin emeklerinin sömürülmemesi ve emeklerinin karşılığını alabilmeleri olarak açıklanmaktadır.

Slow Food hareketi, gıdaların yerli ve taze olmasını, dalında ve mevsiminde olgunlaşmasını, paketleme-ambalaj ve taşıma zorunluluğu yaratmaması ile çevre için kirletici unsurlar oluşturmamayı amaçlamaktadır. Buradan hareketle Slow Food; gıdaların bulunulan yörede üretilmesi ile tüketilen ürünlerin hangi şartlarda ve nasıl üretildiğinin bilinmesinin sağlandığını, tarladan-tezgaha üretici ile tüketici arasına başka pazarlama etkenlerinin girmemesi ile de üretim-tüketim zinciri arasındaki uzaklığın kısaltılmış olduğunu savunmaktadır. Bunun neticesinde ise, üretici pazarları oluşturularak halk ile üretici birebir ilişki kurabilecek, böylelikle üreticinin üretim aşamasında yaşadığı sıkıntılar anlaşılır hale gelebilecek ve üreticiler direkt olarak mallarını pazarlama ve emeklerinin karşılığını alma olanağı bulabileceklerdir. Komisyoncu gibi etkenler arada olmayacağı için üretici hak kaybına uğramayacak ve tüketici de daha ucuza gıdaya ulaşma olanağı bulacaktır. Ayrıca yerel peyzaj dokusu ve bölgesellik, geleneksel üretim yöntemleri, yerli tohumlar, tür ve çeşitlilik de korunmuş olacak, böylece ekolojik çeşitliliğin korunmasına ve zenginleştirilmesine olanak tanınacaktır.

Gelişmiş ülkelerde birileri daha yavaş ve sindirerek tüketme üzerine hareketler başlatırken, dünyanın bir çok fakir ülkesinde insanlar en temel gıdaları bile bulmakta güçlük çekmektedirler. Metropollerde insanlar daha fazla kazanma hırsı ile hızlı bir yaşam tarzını benimsemiş durumdalar. Daha fazla kazanmak için tüketimi özendirme ve ihtiyaç olmadığı halde gereksinim uyandıracak furyalar reklamlar düzenlemektedirler. Gündüz saatlerinin yetmediği üretim ve tüketim çılgınlığı iki üç vardiya ile telafi edilmeye çalışılıyor. Bu da zamanın her anını değerlendirmek adına yaşamsal ihtiyaçları kısıtlama yoluna sürüklüyor. Bunların en başında uyku ve yeme içme düzeni değişime uğruyor. Pratik yemekler, dondurulmuş gıdalar ve ayak üstü atıştırmalar bir mutfak kültürü halini almış durumda. Mutfak aletleri bile eskiye nazaran hızlı yemek hazırlama mantığı üzerine tasarlanıyor. Tabi ki sonuç olarak sağlık problemleri ve kültür erozyonu kapıda gözüküyor.

Slow food çalışmaları, her ülkenin ve ülkedeki yörelerin kendilerine ait bir tarihi ve gastronomi kültürü bulunmasına dayanmakta ve yörelere ait bu kültürlerin yok edilmemesinin üzerinde hassasiyetle durduğu görülmektedir.  Slow Food, bu görüşler doğrultusunda yöresel gıda ve yemeklerin yaşatılması, ayrıca insanların yediği yemeğin malzemesinin nereden geldiğini, nasıl ve kim tarafından yapıldığını öğrenmeye hakkı olduğunu, ayrıca yemeğin zevkine varılmasının son derece önemli olduğunun üzerinde durmaktadır. Simgesi Salyangoz olan Slow Food’ un enteresan olan bu simgeyi seçmesindeki amaç; salyangozun yavaş hareket etmesi ve hareketi sırasında arkasında iz bırakması olarak özetlenmektedir. İnsanların değer yargıları değiştikçe kriterleri de buna paralel değişiyor. Yediklerimizin içinde ne olduğu bizi düşündürmesi gerekirken bunu bize sunanlarında sorumluluk ve hak bilinci ile hareket etmelerini gerektiriyor. Daha ucuza ve daha çok üretmek adına her yolu mübah gören bir mantık tabiî ki dejenerasyona sebep oluyor. Hızlı yeme alışkanlıkları yeni nesillere mutfağımızın zenginliğini unutturup medeniyet adına binlerce yıllık sürede kazanılan kültür kaybolup gidiyor. Türkiye’de  yapmamız gereken , mutfak kültürümüze sahip çıkarak, çocuklarımızı  ilköğretimlerinden itibaren eğitim ve öğretim süreçlerinde bu değerlerle tanıştırmak olacaktır.

Bugün içinde bulunduğumuz ekonomik sistem insanın sürekli büyümesini, büyümek içinde çok çalışıp, meşgul olmasını içeriyor. Ayrıca aşırı verimlilik için artan talebi karşılamak adına “hızlı” şeyler yapmak zorundayız. Tüm sistem tamamen bu cümle üzerine dönmektedir.  Bugün yaşamaya çalıştığımız sistemde hızlı yaşam yüzünden stres yaşıyoruz. Stresin vücudumuza biriktirdiği negatif yük yüzünden kalbimiz tekliyor. Fast food ürünleri nedeniyle sağlıklı beslenmiyoruz. Sağlıklı beslenemeyen vücudumuzda hızlı rahatsızlıklar meydana geliyor. Ayrıca hızlı yaşamın hem iş hayatında sürekli iş yetiştirme çabası hem de vücudumuza yeterince verilmeyen önem hızla yaşlanmamıza, mutsuz olmamıza neden oluyor. Şöyle çok uzaklara gitmeden ailenizde eşiniz, çocuklarınız hangi “hızlı” hayatı seçerken, siz farkında olmadan destekliyorsunuz? Sorunun cevabı “hızlı” kavramının “yavaş” kavramıyla yer değiştirmesiyle sizlerde hayat bulacak. Değişime önce kendinizden sonra ailenizden başlayın...

  • Paylaş

Bizi Takip Edin

Sen de bilinçli bir gıda tüketicisi olmak ve bizi yakından takip etmek istiyorsan buradayız